Test

24 Ocak 2021 Pazar

İyi Kitap Dergisi, Şubat 2020


 










İyi Kitap  Dergisi, Şubat 2020

Keşfedilecek bir şeyler daima vardır 

Yazan: Gökhan Yavuz Demir

Kâşif, Amazon ormanları üzerinde yolculuk ederken düşen bir uçaktan kurtulan dört çocuğun evlerine dönme hikâyesi.

Fırtınanın sevdiği çocuk

Yazan: Gökçe Gökçeer

Yalnız Balina kitabından tanıdığımız tatlı Noi’nin maceraları, bu kez büyükannesinin yanında devam ediyor…

Anadolu'nun belleğinden geleceğe miras masallar

Masal Dolu Anadolu, yurdumuzun zengin sözlü anlatı geleneğini şiir diliyle harmanlıyor;

Kaf Dağı'nın ardındaki nice masal kahramanını gün yüzüne çıkararak çocuklarla tanıştırıyor.

“Arafat’ta Bir Çocuk”tan arafta kalmış yayıncılığa

Yazan: Mehmet Erkurt

Ders kitaplarındaki okuma parçalarını duyumsatan giriş ve kapanış bölümü, annenin okuldaki davranışı oğluna “hiç yakıştıramadığını” söylemesi ve bu yakıştıramama vurgusu üzerinden motivasyon ve anlam kazanan metin, bizi yine çocuk edebiyatında bir türlü geride bırakamadığımız tartışmalara götürüyor.

Ulus Devlet ve Tarih Eğitimi, A. Kadir Paksoy


 











Ulus Devlet ve Tarih Eğitimi, A. Kadir Paksoy

Yazı hazırlanıyor...

23 Ocak 2021 Cumartesi

Aile Aşçısı, Avanzade Mehmed Süleyman


 











Avanzade Mehmed Süleyman’ın sebze, çorba ve yumurta pişirme usullerine dair üç kitapçığı İletişim Yayınları’ndan çıkan Aile Aşçısı’nda bir araya geliyor. Peynirli enginardan kereviz kızartmasına, kestane ezmesi çorbasından sirkeli yumurtaya basit ve hızla uygulanabilecek birçok tarifin yer aldığı bu kitap, aynı zamanında dönemin mutfağına ve kültürüne dair de ilginç bir döküm sunuyor.

1871’de doğan, çok farklı alanlarda irili ufaklı onlarca kitap yazmış Avanzade Mehmed Süleyman’ın kimisini Fransızcadan çevirdiği, kimisini İstanbul ve saray mutfağından çıkardığı, o dönem “Aile Aşçısı” serisinde topladığı sebze, çorba ve yumurta pişirme usullerine dair üç ayrı kitapçık Aile Aşçısı’nda bir araya geliyor.

Peynirli enginardan kereviz kızartmasına, badem çorbasından kestane ezmesi çorbasına, sirkeli yumurtadan Rus usulü yumurtaya çoğu basit ve hızla yapılabilecek tariflerden oluşan bu kitapçıklar sadece okuru yüzlerce lezzetle buluşturmakla kalmıyor. Osmanlı mutfağında alışık olunmayan kurbağa, bira, şarap, trüf gibi ürünlere de yer vererek dönemin mutfağına ve kültürüne dair de ilginç bir panorama ortaya koyuyor.

Özgün Ünver’in, bu kitapçıklardaki asıl tariflerden yola çıkarak yaptığı kimi uyarlama tariflerle zenginlesen Aile Asçısı, hem sofralarına değişik lezzetler katmak isteyenler için hem dönemin mutfak kültürünü merak edenler için zengin bir kaynak.


“(...) Türkiye’nin yaşadığı Batılılaşma/çağdaşlaşma sürecinin karmaşıklığını ve çok katmanlılığını bir yandan şaraplı yemek tarifl eri verirken diğer yandan İslâm kadınını yücelten, bir yandan tıp ve eczacılık konularında ahkâm keserken diğer yandan falcılık ve rüya tabiri öğretmeye soyunan, bu arada da hayatında seçkin tabakanın kenarından bile geçmemiş olan Avanzade Mehmed Süleyman gibi bir insanın şahsında bile görmek mümkündür. Bugünkü –ne Batılı ne Doğulu, hem Batılı hem Doğulu– Türkiye’nin beşik çağı, elinizdeki kitapta gözler önüne serilmektedir.” İRVİN CEMİL SCHICK



22 Ocak 2021 Cuma

Balonla Beş Hafta, Jules Verne













İletişim Yayınları, Jules Verne’in Seksen Günde Devriâlem’in ardından şimdi de Balonla Beş Hafta’yı yayımlıyor. Doktor Fergusson’un Afrika’yı balonla geçmeye çalıştığı unutulmaz anları anlatan Balonla Beş Hafta, okurlarını macera ve heyecan dolu bir yolculuğun içine çekiyor. Hem çocukların hem de yetişkinlerin hiç unutamayacakları bir hikâye…

Jules Verne, çılgın bir mucit ve kâşif olan Doktor Fergusson’ın Afrika’yı bir balonla geçmeye çalıştığı tehlikeli yolculuğunu anlatıyor Balonla Beş Hafta’da.

Afrika’nın iç bölgelerinin dünya atlaslarında eksik olduğu yıllar. Batı medeniyeti tarafından henüz keşfedilmemiş gizemli topraklar; çöller, dağlar, balta girmemiş ormanlar... Oraya giden kâşiflerin hastalıklarla, açlıkla, kendilerine karşı gelen yerlilerle mücadele ettiği haberleri tüm İngiltere’ye yayılmıştır ve gidenlerden çok azının döndüğü bu yolculuğa çıkmak delilik olarak görülür. Bu işe kalkışabilecek tek insan vardır: Fergusson. Üstelik diğer kâşiflerden farklı bir fikri de vardır. Afrika’yı karadan değil, havadan keşfedecektir. Arkadaşı Dick Kennedy ve yardımcısı Joe’yla birlikte, kendi icadı olan bir balonla atıldığı bu macerada bakalım kahramanımız hedefine ulaşabilecek mi?

 

KORONA GÜNLERİNDE


 











KORONA GÜNLERİNDE

YÜREĞİ SAĞIRLAŞMAYANLARA
Sadık Güvenç
“Her sabah kalktığımızda penceremizi açıp ‘Günaydın doğa ve merhaba insanlar!’ diyebilmek çok güzel… ne güzel kuş sesiyle, köpek havlamasıyla uyanmak… Dikmen Vadisi’ndeki yıkılan gecekonduların bahçelerinden yükselen kavaklara, iğdelere, iki yıldır oturduğumuz okulumuz lojmanının bahçesindeki söğüt, akasya çınar ve erik dallarına bakarak uyanıyoruz. ”
Böyle başlamış salgın günlerinde tuttuğu günlüğüne Müslüm Kabadayı. Yaşama sevinci, yaşama tutkusu, yaşama bağlılık daha nasıl anlatılır ki? Umutsuzluk ve karanlık günlerde direncin, dayanışmanın, sıkıca direnmenin önemini anımsatıyor. Edebiyatın değiştiren, dönüştüren gücüne inanarak bunu tüm eserlerinde temel izlek yapıyor zaten. Kitapta öncelikle aile bireyleri arasındaki duyarlı yaklaşımlara, komşuluk, arkadaşlık, dostluk, öğretmen-öğrenci ilişkilerine, çevre ve toplumla ilgili sorumluluk bilincine dair bir yığın kıymetli davranış örnekleri de sergileniyor.
Günlükler, sıcağı sıcağına yazıldığından içinde oldukça duygusal yük de taşır. Yazıldığı günün, dönemin siyasi ve sosyal yansımalarını da bulursunuz bu türün içinde. Günlük yazarının duygu dünyasını, öfkesini, sevincini bir arada bulursunuz. Yazarla birlikte siz de yaşarsınız olan biteni. Dikmen Vadisi’nin nasıl boşaltıldığı, gecekondu halkının nasıl direndiği belleklerden silinmemiştir.
“Ankara’yı parsel parsel satanların” rant uğruna yurdundan yuvasından ettiği insanların, yuvasını arayan kuşlar gibi eski evlerinin yıkıntılarının yakınlarında dolanmasının da ustalıkla geri planlara gizlendiğini içiniz burkularak göreceksiniz. Gözünü para hırsı bürüyen müteahhitlerin, şehir estetiğinden bir kıdımcık anlamayan yöneticilerin dediği olur bu memlekette. Yağmuru, karı gözü görmez paranın. Hani “paranın rengi yok”muş ya! Yeter ki para olsun; yurdun, yuvanın, anıların kaçı kaç kuruş eder?
“Bana bir manivela getirin, dünyayı yerinden oynatayım.” demiş ya Arşimet; güveneceğiniz, dayanacağınız birkaç yoldaşınız daha olsa sırtınız yere gelmez. Gelmez de, nerde o birkaç güvenilir yoldaş? Hele de COVID-19 nedeniyle kısıtlamalı bir yaşam başlamışken, hele de herkes bir can telaşına düşmüşken, yan yana gelecek insanı koyduysan bul! Yıkımdan kurtulamayan lojman sakinlerinden biri olan yazar, yıkım kararına karşı lojman sakinleriyle birlikte bir mücadele başlatıyor…
1960 Hatay-Yayladağı’nın Kışlak köyünde doğan Müslüm Kabadayı, yazın dünyasına 1986’da “Yaşamın Tüm Birimlerinde Yoğunluk Sanat Kitabı”yla başladı. “Sınıflı toplumlarda dünyaya ve ülkene biraz da olsa duyarlıysan, azıcık vicdanın, merhametin varsa, eşitlikten yanaysan doğal seçimin sosyalizm olur.” diyor ya Haydar Ergülen bir yazısında, tam da uyuyor Müslüm Kabadayı bu tarife. Gerek günlüklerinde gerek araştırma ve inceleme kitaplarında gerekse öykülerinde yazarın toplumsal kaygı taşıdığını, toplum için sanat kaygısıyla yazdığını görmek mümkündür. Klasik bir deyişle “halk için edebiyat” düşüncesiyle yazıyor. Bu yüzden de sanat yapmak için uğraşmıyor. Yakın çevresinden başlayarak insan ilişkilerini, gündelik yaşam kaygılarını, dilinin döndüğünce dile getiriyor. Kurgu onun için hep ikinci planda kalıyor.
Müslüm Kabadayı’nın daha önce yayımlanmış “Suriye Günlüğü” ve “Hastane Penceresinden” adıyla yayımlanan günlük türünde iki kitabından başka öykü kitapları, sözlük çalışmaları, bibliyografya çalışmaları, inceleme ve araştırma kitapları var. Yazar, doğduğu toprakları hiç unutmuyor ve oranın kültürünü araştırıp kalıcı hale getirmeye çalışıyor. Bunu yalnız yazıyla yapmıyor; konferanslar, söyleşiler, seminerler düzenliyor. Davet edildiği illere, ülkelere üşenmeden gidiyor.
“Korona Günlerinde Doğal ve Dijital Yaşam 1” adını verdiği bu kitabın önsözünde kitabı yazış amacını şöyle açıklıyor: “Çünkü, salgınla ilgili yapılan modelleme çalışmaları göstermektedir ki korona aşısının bulunmasının bir yıldan önce gerçekleşmeyeceği gibi salgın, dalgalar halinde iki ila beş yıl, yani 2025’e kadar sürebilecektir. Dolayısıyla bütün ülkelerden deneyimler, gözlem ve araştırmalar yanında yaşantı örneklerinin de paylaşılması anlam kazanmaktadır.Türkiye’de korona vakasının görüldüğünün ilan edildiği 11 Mart’tan 23 Nisan’a kadar tuttuğum günlüklerin böyle bir işlev göreceğini düşünmekteyim. (…) Kitapta anlatılan gözlem, deneyim ve yaşantılar; doğadan tüketici ve yalnızlaştırıcı kopuşun yanlışları yanında, dijital teknolojinin nasıl kullanılması gerektiğine dair bilgiler-izlenim ve öneriler sunmaktadır.”
“Yüreklerinin kulakları sağırlaşmamış, beyinlerinin gözleri alıklaşmamış, bilinçleri doğaya ve topluma kapanmamışlara merhaba.” diye başladığı bir açık mektupla sona eriyor birinci cilt.
Kitabı okurken kendinizi sorgulayacaksınız. Sorgulamak, öz eleştiri yapmak iyidir, taze bir nefes gibidir. Taze bir nefes için açın pencerelerinizi, kulak verin Müslüm Kabadayı’ya.

21 Ocak 2021 Perşembe

UMUDU İNSANDA GÖREN ÖYKÜLER: YENİDEN HAYAL KURABİLMEK



Bir şiirinde “Ömür bu, çizik-yazık-keşkeyle değil, insanlar yeniden (t)üreterek paylaşsın / Bir gün toprağa düştüğümüzde, ışıklı çocuklarımız meşalemizi taşısın…” diyen Müslüm Kabadayı yeni kitabıyla kapımızı çaldı: Yeniden Hayal Kurabilmek. On iki öyküden oluşan kitap Klaros Yayınları’ndan çıkarken yazar, bitmez tükenmez edebiyat sevgisine bir halka daha eklemiş oldu böylece.

Kitabı okudukça aynı söz içimde yankılanmaya, derken kulağımda uğuldamaya başladı: Coğrafya kaderdir. Müslüm Kabadayı’nın yeni öykülerinin pusulası olmaya uygun. Antakya, Afrin, Libya, Şam, Beyrut, Kuzey Yemen, Halep… Yeri geliyor Deyfe’nin gezi yazıları bize eşlik ediyor, yeri geliyor yazarın Refik Halitvari gözlem gücüyle dış dünyayı seyrediyoruz. Nehirlerin suları Aşkdeniz’e dökülse de sorunlarla boğuşmaktan yüzünü maviliklere dönemeyen bölge insanı huzursuz, gergin, diken üstünde. Hangi ülkeden, hangi kentten olursa olsun gelecekten ümitsiz. Öyle ki kadim dönemlerden beri silahların susmadığı bölge hâlâ kanıyor. Etnik farklılıklar, dini farklılıklar, bunları sürekli kaşıyan emperyalist politikalar, işbirlikçi hükümetler, güya düzen arayışları, karışıklıklarla ağırlaştırılan sömürü çarkı, bitmeyen savaşlar, çatışmalar, soykırımlar, susmayan silahlar…

Bir kültür filmi izliyoruz öte yandan. Ağır yaralı, kanaması olan uygarlığın merkezi bir türlü iyileşmiyor. Ne zaman ki hastamız toparlanma sürecine girecek oluyor, yine kıyamet kopuyor. Büyük güçler ve onların maşaları perde arkasından tedaviyi sürekli engelliyorlar. Söz gelimi bombalar, havan mermileri ve kurşunlarla zehir kusuyor işgalciler Palmira’ya. Oradakiler toprağını, geçmişini savunuyor savunmasına ama işgalciler öyle kalabalık, öyle silahlarla donatılmış ki yenilmeleri kaçınılmaz. Gelgelim kazıbilimci Halid’i kimse oradan ayrılmaya ikna edemez. Ömrünü bu topraklara adamışken cesedini çiğnemeden kimseyi buraya sokmayacaktır. Nitekim ateş çemberi giderek daralırken o, kazıda buldukları Kraliçe Zenobya’nın veda mektubunu çözmeyi sürdürür. Zenobya ki koskoca Roma İmparatorluğu’na kafa tutacak denli bağımsızlığına düşkün biri ve yüzyıllar önce halkına “Çölgelini’nin aydınlığını, hiçbir karanlık kapatamaz,” diye seslenmiş. Onun sözlerini düşünceleriyle kuşanan Halid, tepeden tırnağa irade kesilir. Ölüm de dâhil, hiçbir güç koparamayacaktır onu doğduğu topraklardan. Katil sürüsü bir yandan balyozlarla heykelleri parçalar, insanlık mirasını yok ederken, öte yandan son adamını da öldürüp karşısına dikilir. Açık hava müzesine her türlü zararı vererek bugüne, elbette geleceğe ve dahası geçmişe karşı korkunç suçlar işlemeyi sürdürürken akıllarında tek bir şey vardır: Zenobya’nın hazinesi. İnsanlığın paha biçilemez mirası umurlarında değilken, bildikleri tek miras ivedilikle satıp savacakları değerli madenlerdir. Ne var ki Kraliçenin yolunu seçen Halid’e sorgular, işkenceler kâr etmez. Nihayetinde kazıbilimci bilgenin duran kalbi, savaş baronlarını, tarihi eser kaçakçılarını çıldırtmaya yeter. O gün ve sonrasında talan edilen, ABD ve İsrail silahlarıyla cehenneme çevrilen Palmira yıkılsa da, Halid’in mirası Zenobya’nın katına erişmiştir artık.

Bölgede cirit atan işbirlikçi örgütlerden canını kurtarmak için göç eden insanları neler bekler? Yeni ülkeler ve kentlerde her şey sil baştan yaşanabilir mi? Geçmişini yüreğine gömen bu insanlar yaşamlarını nasıl sürdürür? Ölümden kurtulmak, mutluluğa kavuşmak değildir ki! Öyleyse akşamları eve mutlu bir yüzle dönmenin sırrı nedir? Bir halin süprüntülerinden toplanan yiyecekleri eve götürmenin mutlulukla ilgisi var mıdır? Sekiz kardeş ve anne baba yolunuzu gözlerse vardır.

Tüm yollar, tüm hikâyeler ölüme çıkar Önasya’da. İbn Garip okula değil, ölü çocukların kan denizine girer, kardeşi Fariz’in gözünden vurulmuş cansız bedenini görür. Beyrut’u gezen karı koca patlamalara denk gelince onlardan dikkatli olmaları, yoksa canlarına kıyılabileceği söylenir. Allah’a şirk koşan heykelleri kutsadıkları palavrasıyla Palmira’ya ölüm kusar, IŞİD silahları. Bir Sünni’ye âşık olduğu için Dürzi kızı Senâ’ya kıyılır. Yüksek sanatını başkalarına sunmasınlar diye ustalar bile öldürülür. Heyhat! Silahlı çetelerle, katil sürüleriyle, apansız patlayan bombalarla, işgalci ordularla ölüm kanıksanmıştır bu topraklarda. İnsanların hayatları bir kader sarmalında ölümle kuşatılmıştır. Peki, yok mudur bu hayata karşı gelmenin, mücadele etmenin bir yolu? Ölümü göze almak gerekir gene. Bir insancık hak aramaya görsün, başında sallanır Demokles’in kılıcı. Şayet kimin elinin kimin cebinde olduğu bilinmeyen bu coğrafyada çektiğiniz bir fotoğraf bile hayatınızın karartılmasına yeter. İnsanın insanı aşındırma etkisi öyle kuvvetli eser ki bu topraklarda çöl rüzgârının esamisi okunmaz! Kimiyse çaresizliğinde arar çareyi. Bu durumlardan birinde Halalı Mücahittin şöyle der: “Şu aklı fikri çıkarlarında olanların oyunlarına düşmeyecek kadar uyanık olabilse insanlar, hiçbir toprak kana bulanmaz. Sırtlan sürülerinin üşüştükleri leşe dönüşmez insanlar.” Ne var ki bu sert benzetme bile yeterli gelmez yaşananları anlatmaya. Anaokulu öğretmeni Mizgin’in yerini yurdunu bırakıp Almanya’nın ücra bir köşesine göçmesi nedendir? El Nusracı kuduz köpek sürülerinin katliamından kaçmasındandır. Görece şanslıdır Afrinli öğretmen. Öyle ki tam o sırada kıyıya vurur, Aylan bebeğin cesedi. Üstelik zavallının ardından söylenenler… Tüm bunlara karşın insanlığı kıyıya vurmayanlardandır Mizgin. Vicdanının susmaması bundandır. “Akdeniz ve Ege balıklarını yiyen insanların, aslında mavi sularda boğulan göçmenlerin etini yiyor olmaları değil miydi sorgulanması gereken? Silahtan sermayesini büyütenlerin kana doyamadıklarını görüp komşusuyla el ele vererek ayağa kalkmak, hesap sormak değil miydi hedeflenmesi gereken?” Mizgin öğretmen iki çocuğuyla hayata yeniden tutunabilenlerden olur ve yeniden hayal kurmaya başlar. Bölge insanının birçoğu onun kadar şanslı değildir. Petra’ya Giderken öyküsünde bir fotoğraf karesiyle Türk gazetecinin başına gelenler yürekleri hoplatmaya yeter. O, sınır dışı edilerek kurtulsa da bu topraklarda kimler canından olmaz ki! Öyle ki insanlığı kıyıya vuranların bu kadar kalabalık, avaz avaz, vahşi olduğu coğrafyada mücadele edenler öyle azken, İbn Garip’in aklından bir türlü çıkmayan dedesinin“Korkarım, Sahra halkı yeni Ömer Muhtarlara muhtaç kalacak,” cümlesini bu bağlamda okumak mümkün.

Yazar en sona Çantadaki Anılar’ı bırakırken sonsözü Halalı Barış’a veriyor: “Birçok gıdayı bir araya getirip tatlandırmayı bilen insan, paylaşmanın da tadına vardıktan sonra niye düşmanlıklar, savaşlar olsun ki? İnsanlar, toplumlar arasına çekilen siyasi sınırlar, halkların kültür ortaklığını yok edemiyor işte. Mutfak kültürümüz başta olmak üzere üretim biçiminden gelenek-göreneklere kadar yaratılan ortak değerlerin sınır tanımadığı ortada.”

Bölgede hiç susmayan silahların bırakılacağına, kan ve gözyaşının yerini paylaşmanın bin bir çeşidinin alacağına inanıyor yazar. Kimse kimsenin oyuncağı olmasın diyor. Bu kesin. Bunun da ancak birlik olarak yurduna, tarihine sahip çıkmakla gerçekleşeceğini vurguluyor. Birlik olunca acılar azalacak, uzaklar yakın olacak. Buna iki örneği var Müslüm Kabadayı’nın. İlki Gezi. “İşgal kuvvetlerine destek veren komşu ülkenin hükümetine karşı komşu halkın çocukları, Haziran Direnişi’nde en büyük dersi vermişti. Taksim Gezi Parkı’nın kalbi Şam’da, Halep’te, Kalamun’da atmıştı.” İkincisi Çanakkale. “Dünyanın neresinde olursa olsun, haksızlığa, zulme ve işgale karşı halkların birliği Çanakkale’deki gibi sağlanırsa, savaş tüccarlarına da meydan bırakılmaz. Bunun bilincinde olmayan komşular, halklar birbirini boğazlarken, onlara silah satanlar, yer altı ve yer üstü zenginliklerini de sömürüyor. Oysa Dünyanın kaynakları tüm insanlığı bal gibi geçindirir. Kıtlık da olmaz, yoksulluk da.”

Yeniden Hayal Kurabilmek okurun nicesine ulaşsın!

Üzeyir Karahasanoğlu


Kitabın Künyesi:

Müslüm Kabadayı, Yeniden Hayal Kurabilmek(Önasya Öyküleri), Klaros Yayınları, Ankara, Ocak 2021, 93 s.


20 Ocak 2021 Çarşamba

Sevgisiz Anneler, Susan Forward


 











Susan Forward’ın Sevgisiz Anneler – Yetişkin Kızlar için İyileştirici Bir Rehber adlı kitabı İletişim Yayınları tarafından yayımlanıyor. Anne sevgisinden yoksun büyümüş kız çocuklarının bu yoksunluğu hayatları boyunca bir şekilde hissettikleri fikrinden yola çıkan Forward, Sevgisiz Anneler’de bu olumsuz durumu telafi etmenin yollarının var olduğu gösteriyor ve önerilerde bulunuyor. 


Büyürken anneleriyle sevgi dolu bir ilişkiden mahrum kalmış kız çocuklar, bu eksikliğin bedelini hayatlarının her alanında yaşarlar. Annelerinin açtığı derin duygusal yaralar, seneler sonra bile acı, korku ve çalkantıya sebep olmaya devam eder. Bu kadınlar annelerinin duygusal yörüngesinden kurtulmaya çalışsalar da, kaygı, depresyon, özgüven eksikliği ve ilişki sorunlarıyla boğuşurlar. Sevme ve şefkatle bir görülen annelik miti konuyu gözlerden kaçırsa da, pek çok kız büyürken annesinin kötü muamelesine maruz kalıyor. Sistematik eleştiri, kontrol, zorbalık, duygusal ihmal, fiziksel taciz… Hepsi küçük bir kız çocuğunu ezen ve etkileri yetişkinliğe kadar uzanan yıkıcı davranışlar. Yıllarca maruz kalınan bu kötü muameleyi telafi etmek mümkün müdür? Sorunlu anne-kız ilişkilerinde tıkanıklığa sebep olan davranış örüntüleri nasıl tespit edilir? Depresif, alkolik, rekabetçi veya narsisist annelerle nasıl baş edilir? Bir kadının annesine karşı sorumluluğu nerede başlayıp, nerede biter? Kendi çocuklarımızla ilişkimizde, sağlıklı anneliğin alma verme dengesi nasıl kurulur?

Deneyimli psikoterapist Susan Forward, Sevgisiz Anneler’de kırk yıllık klinik çalışmaya ve terapi birikimine dayanarak çocuk yaştan itibaren annelerinin sözlü, duygusal veya fiziksel şiddetine uğramış kadınların elinden tutuyor. Bu yaralı yetişkin kızlara şefkatle seslenerek, acı anılarla yüklü geçmişin suçluluk ve korkularından kurtulup yeni bir benlik inşa etmeleri için somut ve etkin önerilerde bulunuyor.



İyi Kitap Dergisi, Şubat 2020

  İyi Kitap  Dergisi, Şubat 2020 Keşfedilecek bir şeyler daima vardır  Yazan: Gökhan Yavuz Demir Kâşif, Amazon ormanları üzerinde yolculuk e...